İYİ GÜNLER

-ANKARA-
Gün geçmiyor ki kentin bir köşesinde yeni bir sergi açılmasın, bir konser verilmesin, bir oyun sahnelenmesin. Edebiyat etkinliklerin biri bitiyor bitiyor, diğeri başlıyor. Festivaller, açılışlar, kapanış törenleri… Sokaklarda ellerinde dövizleriyle kırıp dökmeden tepki verenler geleceğe ilişkin beklentileri sıcak tutarken rengârenk giysileriyle kendi kendilerine konuşarak çarşıyı arşınlayan ruh hastalarının haklı bağırış çağırışları insana olan umudu sorgulatıyor. Sonuçta bu kadim kentin doğası değilse de insanı gökkuşağının renkleriyle bezeli. Ne güzel. Doğası fakir bu kasvetli kenti renklendiren, insan sıcaklığıyla iklimi sert bu platonun havasını yumuşatan etkinliklerin hepsi izlenemese bile varlıklarıyla insanın içini ısıtıyor, yaşama sevinci veriyor.
Bu kente yerleşmeye niyetlendiğimde istedim ki yaşayacağım ferah ve aydınlık bir ev olsun. Penceresinden dışarı baktığımda birkaç dal çiçek, birkaç kök ağaç göreyim. Ne gezer? O özelliklere sahip bütün evler yer yarıldı da içine girdi adeta. Uğradığım tüm emlakçı esnafına beklentilerimi söyledimse de gezdirdikleri bütün evlerde güneş ışığı kıyıdan daireyi yalayıp geçiyordu. Yeşil alana bakıyor dedikleri de bir köşesinden boynunuzu kırarcasına görebileceğiniz avuç içi kadar yerlerdi.
Günler günleri kovalıyor, benim ruhuma hitap eden bir ev denk gelmiyordu. Aslında haksızlık da etmeyeyim, ruhuma denk gelenler oluyor ama onlar da bütçeme hitap etmiyordu. Hiçbir ev sahibiyle el sıkışamadan düşündüğüm gibi bir ev bulma umutlarım birer birer tükenirken nihayet tam üç ay sonra bir ev denk geldi. Bu ev kutu gibi, eski mimari ama görece bakımlı, bir oda bir salon salamanje altmış metrekare bir evdi. Çepeçevre binaların arasında olmasına karşın aralarında geniş boşluklar olan ve salondan baktığımda kendi apartmanıma ait olmasa da komşu apartmanların bahçelerindeki erik, dut, elma ağaçlarını görebileceğim şirin bir evdi. Biraz bütçemi zorlayacak olsa da daireyi öyle sevmiştim ki pazarlığa dünden razı ev sahibine pazarlık yapmaksızın elimi uzatıverdim.
Artık aylardır ara verdiğim yazmaya yeniden başlayabilirdim. Sait Faik Abasıyanık’ın “Haritada Bir Nokta” hikâyesinin son bölümünde belirttiği “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum, öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” ifadeleri kafamın içinde dönüp duruyordu.
Ben de yazmasam ciddi ciddi deli olacak, belki de kentin birçok yerinde dolaşan o rengârenk insanlar gibi yazamadıklarımı gri gökyüzüne haykıra haykıra dolaşıp duracaktım. Ben bir kalemi çakımla yontmak zorunda değildim. Yapmam gereken, bilgisayarımı salonda cam kenarındaki masanın üzerine yerleştirip camın dışında çiçekler açan, meyveler veren komşu bahçenin ağaçlarını izleyerek ve dallarına konan türlü kuşları gözleyerek belleğimdeki sözcükleri ekrana aktarmaktı. Ev temizdi. Ev sahibiyle el sıkıştıktan bir gün sonra taşındım. Taşınır taşınmaz ilk işim, hayalini kurduğum gibi masamı cam kenarına yerleştirmek oldu. Üzerine bilgisayarımı ve yanına kitaplarımı koydum. Masa düzenini oluşturduktan sonra sandalyeme oturdum ve Sait Faik Abasıyanık’ı anarak tuttum, fareyi öptüm.
Artık Haldun Taner disipliniyle her sabah bir esnaf gibi bilgisayarımın başına geçiyor, mesai yapar gibi akşama kadar oturuyordum. Aklıma ne gelirse yazıyor, notlar alıyordum. Pencere camlarına yansıyan güneş ışınları, bahçedeki toprak, bitkiler ve ben, bir pazar günü güneşe çıkarılan Nâzım Usta gibi bahtiyardım. Bir haftalık bahtiyarlık bir sabah iş makinelerinin gürültüsüyle son buldu. Çaprazımızdaki binanın yıkımına başlanmıştı. Nasıl da fark etmemiştim, bina birkaç gün içinde boşaltılmış, yıkıma hazır hale getirilmişti. O bina ki komşu binalardan en uzak ve en büyük bahçeye sahip olanıydı. Bina yıkılırken kapı pencere açmanın olanağı kalmadı. Ev, Bursa Cezaevinden hallice bir duruma gelmişti. Bir süre evde yazamayacağımı anladım. Bir ayda evi yerle bir ettiler. Sekiz ayda da yerine yeni binayı kondurdular.
Bahçeyi, bahçedeki ağaçları yok edip binayı yan binaların hizasına kadar genişletip iki kat da yükseltmişlerdi. Bu; şu anlama geliyordu: Salondaki pencereden dışarı bakıldığında görülen en geniş yeşil alanın yerinde kilit taş döşeli bir otopark görülecekti artık. Öyle ya otomobilleri koymak için tekerleklerinin çamur olmayacağı “çağdaş” bir alan gerekliydi. Yine camdan bakıldığında en geniş açıyla buradan görünen gökyüzünü görmek için dışarı kafanızı çıkarmak zorunda kalacaktınız. Gökyüzü uzaklaşmış, toprak ve yeşil örtü uzaklaşmış, ışıltılı hava kaybolmuş eve karanlık kasvetli bir hava hâkim olmuştu. Artık gündüzleri bile ışıkları açmadan oturmak olanaksızdı. Loş, sevimsiz, insanın içini karartan ev yuva olmaktan uzaklaştı. Gerilimli bir ev oldu çıktı. Her fırsatta evden uzaklaşmak istiyor, kendimi kent içindeki küçücük alanlara sıkıştırılan “park”lara atıyordum. Onlar da olmasa nefes alamayacağımı hissediyordum.
Bir gün telefonum çaldı. Arayan, ev sahibiydi. Yaklaşık bir yıl geçmiş. Kirayı ne kadar artıracağını söylemek için aramış. “Buyurun, Kamil Bey, sizi dinliyorum” dedim. Evin konumunun ne kadar güzel olduğunu, komşuluk ilişkilerinin ne denli iyi olduğunu, piyasadaki pahalılığı, çevredeki evlerin kaça gittiğini, bu binada, bu ülkede ben de yaşamıyormuşum gibi panoramik olarak sayıp döktükten sonra “Bu yıl aylık kırk bin yapmayı uygun görüyorum” dedi. Sustum. “Ben ev arıyorum, çıkacağım” deyiverdim. Kısa bir sessizlik oldu. Gevrek gevrek güldü. “Şaka yaptım, yahu. Geçen yıl konuştuğumuz oranda artıralım.” dedi. Ok yaydan çıkmıştı bir kez. “Ben şaka yapmıyorum, Kamil Bey. Ev arıyorum. İlana koyabilirsiniz evinizi.” dedim…
“Dıııttttt!!!”
Kamil Bey, şaka niyetine bile “İyi günler” demedi…

